13 Ekim 2016 Perşembe

Cevher Azizi; Bölüm 4 - İntikamı Mümkün Kılmak



Gözlerini iç parçalayan feryat seslerine açtı. Havada ağır ve kasvetli bir çürümüşlük ve yanık kokusu vardı. Sis , nefes almasını zorlaştırıyordu sanki ağzı ve burnunu eliyle kapatmış gibi. Endişe duygusu içinde gözlerini yeni açmış olmasına rağmen sanki o uyuşukluk üstüne hiç sinmemiş gibi ayağa fırladı ve koku ve sisin geldiği yere doğru gözlerini dikti. Şehrin üstünden siyah bulutlara benzer dumanlar çıkıyordu. En değerli malzemelerini aldı gerçi malzeme denilecek tüm varlığı 3 tane sebze bir adet kristal görünümlü siyah bir taş bir adette eski bir bıçaktan ibaretti. Eşyalarını yeni sazdan ördüğü sepetin içine doldurdu ve şehre doğru koşmaya başladı. O şehir ona acıların en büyüğünü tattırmış da olsa sahiplenmese de son bir senedir karnının doymasını sağlıyor nispeten hayatında ulaşmadığı konfora ulaşmasına sebep olmuştu. Şehrin yakınındaki bir tepeden şehri dikkatlice izlemeye başladı. Gri kayalardan yapılmış olan şehrin etrafındaki taşlar sisten kararmıştı içeriden dayanılmaz iğrenç bir koku geliyordu hala şehrin ortasından özellikle de ahşap yapıların saman çatılarından kırmızı bir ateş yükseliyordu. İnsanlar çıldırmışcasına bir yerden bir yere kaçıyordu. Yerde yatan veya koşan bütün insanlar kendinden bile sefil gözüküyordu şuanda. Koşarak şehre girdi sonuçta umutlarıydı o şehir yaşamak zorundaydı ve bulabildiği bütün yiyeceği toplamak zorundaydı yeni bir yiyecek yöntemi bulana kadar karnını doyurmak zorundaydı. Sepetini sırtına astı bir hamal edası ile şehrin içine girdi ve etrafı dolaşmaya başladı.Yerde bulduğu ölülerin etrafında kimse yoksa üstlerini arıyordu dumandan başı dönmeye başladığı anda dumanın bedeni için ne kadar zararlı olabileceğini aklına getirdi ve kıyafetinden bir parça yırtarak burnuna bağladı normalde kıyafetine zarar vermezdi fakat ölülerin kıyafetleri çürümüş et gibi kokuyordu dayanılmaz bir leş kokusu vardı. Yerde yatan tanıdık bir yüz gördü kendinin beş katı büyüklüğünde beyaz önlüğü sisten kapkara olsa da çok net tanıyordu onu ona çektirdiği acıları çok iyi biliyordu hemen yanına gitti ve etrafı kolaçan etti kimsenin olmadığını ve olanlarında dikkat edemeyecek durumda olduklarını görünce yaklaşınca adamın inlemelerini duydu kısık seslerle yardım et diye ses çıkarıyor umut dolu gözlerle yanındaki gence bakıyordu. Uyumlu ve sakin olan kişiliği bir anda patladı ve beyninde fırtınalar esmeye başladı gözleri intikam ateşiyle yanıyordu ona o acıları çektiren adamın bu durumda olması ona tarifsiz bir zevk verdi yanına yaklaştı kulağına doğru fısıldayarak "aciz olan kimmiş şimdi " diyerek sepetindeki bıçağı çıkararak boğazına sapladı adamın kan fışkırıyordu ama pek de umurunda değildi.Normalde nazik olan bir kişiliği olsa da hayatında ilk defa bir canlının canını alıyor olsa da soğuk ve keyif dışında hiç bir hisse sahip değildi bıçağını adamın boğazından çıkarıp silmeye bile tenezül etmeden sepetine koydu ve adamın üstünü aramaya başladı garip bir yüzük buldu direk sepete attı para çantasını buldu içinde bir kaç bakır ve gümüş para dışında bir şey yoktu onuda çantasına attı ve etrafı kolaçan etmeye ve insanların üstündekileri toplamaya devam etti sepeti para keseleri sıcaktan büzüşmüş yiyecekler ve ziynet eşyaları ile dolmuş sayılırdı ve daha da ağırlaşır ise taşıyamayacağını bildiğinden şehrin sınırlarından dışarıya doğru çıkmaya başladı o sırada arkasından bir ses duydu.
- Hey velet buraya bak ...

5 Ekim 2016 Çarşamba

GEÇİŞ; Bölüm 02 - Davet


"Burada büyümesemde 5 yaşına kadar Türkiye'de geçirdiğim süreyi ne yazık ki hatırlamıyorum. Annem anılarında hep bahseder, büyüdüğü köyün zirvelerinde Göknar denilen yemyeşil ağaçlar varmış. O ağaçların altında ailecek piknik yaparlarmış. Çocuklar oyun oynamak için parkları değil sokakları kullanırmış. Evler koca koca apartmanlardan ibaret değilmiş. Maalesef burada öyle şeyler yok. Daha ben 5 yaşındayken babamın ani bir kararı ile Almanya'ya yerleşmişiz. Oturduğumuz apartmanda dairemiz arkadaşlarımın evlerine kıyasla büyük olmasına karşın, ne yazık ki odaların her yeri babamın kitaplarıyla doluydu. Fizyoloji ile ilgilense de her türlü kitap bulunurdu. Babam, gece yatarken ne kadar okumasını istemesem de zorla kitap okurdu başucumda. Hatta itiraf edeyim çabucak bitirsin diye hemen uyuma numarası yapardım. O yüzden masalların sadece ilk sayfalarını hatırlarım. Ben hiç okul okumadım. Babam her zaman eğitim sisteminin ne kadar yanlış olduğundan bahseder dururdu. Bu yüzden de 'Oğlum seni ben eğiteceğim.' derdi hep. Okuma yazmayı babamdan öğrendim. Annem bana Türkçeyi babam ise Almanca ve İngilizceyi öğretti. 12 yaşımda Arapça ve Farsçayı öğrendim. Yine onlarda babamın sayesinde, bana öğretmesi için tuttuğu öğretmenler tarafından oldu. Bugün ise hala Fransızca derslerime devam ediyorum. Babamın her zaman söylediği bir söz vardı. Her gece yatmadan önce hatırlamam gerektiğini söylerdi; 'Başarı çok çalışmak ve çok insan tanımak ile olur. Ne kadar çok insan tanırsan o kadar çok fikir elde edersin.' İşte bu sebepten her zaman yeni bir dil öğrenmeye ve insanlarla tanışmaya çalıştım. Her zaman babam gibi olmak istiyordum. Onun kadar saygı gören, onun kadar bilgili, onun kadar çalışkan ve düzenli. Bugün hayatım için bir çöküş günü olabilir. Belkide bir yükseliştir. Bu, ne kadar beyaz görünse de içine neyim var neyim yok alan mezarın başında her şeyin değiştiği bir gün olacak. Daha yeni derslerimizden ara verip kendimize tatil ilan etmiştik. Hayatımda ilk kez babamla bir lunaparka gitmiştim. Şimdi onun yerin altına konulmasına şahitlik ediyorum. O dünyanın en iyi fizyoloji profesörüydü. Onun şanını asla yere düşürmeyeceğim!"


Aradan 2 yıl geçmişti. Barış artık 17 yaşında hatrı sayılır bir bilim adamı olma yolunda ilerliyordu. Zilin bir kaç kez çalmasına aldırış etmeden yataktan çıkmamak için battaniyesini daha da kafasına çekmişti. Zil bir süre sonra durdu ve aradan 1 dakika geçince cep telefonu çalmaya başladı. Dünkü yoğun çalışmasından dolayı telefonunu sessize almayı unutmuştu ve yattığı odanın camını tıklatan bir ses duydu başını hafifçe battaniyeden çıkarıp cama doğru baktığında tül perdesinin altından telefonunun sesini duyan yardımcısı Melanie 'yi gördü. Artık evde olmadığını inandıramazdı. Kafasıyla kendisine bakan yardımcısına onaylarca bir işaret yaptı ve doğruldu. "Tamam, açıyorum kapıyı. Hadi gel." dedi. Melanie ön kapıya yöneldiğinde üzerini giyinip kapıyı açmıştı.


- Ne oldu bu saatte uyandıracak kadar önemli ki?

+ Ne demek ne oldu? Saat 15:42 Barış. Uyanman gerekiyor ve sana çok önemli bir haberi vermek için geldim.

- Önemli bir haber mi? Yoksa annem mi? Gören mi olmuş? Neredeymiş? Hadi hemen çıkalım!

+ Hayır, hayır bekle bekle özür dilerim ama annen değil. Özür dilerim biraz fazla heyecanlandığım için böyle davranıp anneni tamamen unuttum.

- Anladım... Önemi yok, senin hatan değil. Hala kendime gelemedim sanırım.
-Hadi geç içeri. Davet etmeyi unuttum.
+ Olur, hemde sana çay yaparım sen de bu sıradan, şu zarfa bakarsın.

Elindeki parlak beyaz olan zarfı Barış'a uzattı. Zarfın kapağı Dünya Bilim Adamları Derneği'nin amblemi olan mum mühür ile kapatılmıştı. Görünüşe bakılırsa önemli bir zarftı. Hala ayılamamış, ruhunu, bedenini, canlılığını babasından sonra bir türlü toplayamamış olsa ki zarfı aldı ve "Bakarız" dedi. Annesine takılıp kalmıştı aklı. Kanepeye otururken elindeki zarfı masanın üzerine attı. Gözü televizyonun altındaki sehpa üzerinde duran annesinin fotoğrafına ilişmişti. Upuzun ve hafif sarıya çalan saçları ile dünyanın en güzel gülen insanıydı. Fazla uzun değildi. "Sürekli su içmelisin oğlum. Su insanı değiştirir, güzelleştirir." derdi. Barış annesi ile anılarını düşündükçe yüzünde buruk bir gülümseme beliriyordu. Meryem hanım kocasının ilk suikaste uğradığı zamandan bu yana gün geçtikçe daha da çok endişeli hale geliyordu. Sürekli kocasını ve Barış'ı arıyor ve nasıl olduklarını soruyordu. O gün Dr. Burnet oğluyla beraber okula gittiğinde ikinci suikastle öldürülmüştü. O günden beri Barış annesini görmemişti. Polis hala arıyordu. Üzerinden iki yıl geçmiş, polis Barış'ı özel koruma programına almıştı.

+ Hey sana diyorum, parmaklarım yanıyor al artık şu çayı.

Barış annesini düşünürken Melanie'nin çayı hazırladığını ve getirdiğini farketmemişti. "Özür dilerim, bir şey mi söyledin? Dargınım da biraz..." diyebildi. Sonra çaya uzandı. Dumanı hala üzerinde ve kokusu insanı kendine getirmeye yeten bir çaydı. Dudağına götürdü. Bardaktaki sıcaklığı hissetti. Bir yudum içti ki bir anda sehpa üzerine bıraktı bardağı. Dilini haşlamıştı. Melanie biraz mahçup olmuştu. "Şey, hala daha üzerinde çalışıyorum. Bir gün sana çok güzel bir çay yapacağım. Fakat sende dikkatli içmelisin." dedi. Barış başını hafif kaldırdı, ayakta ona bakan Melanie'nin gözlerine bakarak hafif bir gülümseme aldı yüzünü. Annesine çok benzetiyordu. Uzun sarı saçları, normalden hafif zayıf vücudu ve yuvarlak bir suratı vardı. Ona her baktığında Melanie'nin yüzünü anlamsız bir gülümseme alıyordu. Birlikte büyümüşlerdi ve her oyunda mızıkçılık yapan hep Barış olur Melanie ise sürekli onu korur idare ederdi. "Teşekkür ederim çok güzel olmuş çay, dilimi yakmam benim hatam." dedi. Bardağı sehpadan alıp içmeye devam etti. Melanie gülümseyerek yüzüne bakıyordu. Ne oldu dercesine kafasını salladı Barış. Melanie hala gülümseyerek bakıyordu. "Ne? Ne oldu?" dedi Barış dayanamayıp. "Nasıl ne oldu? Cevabın ne?" dedi heyecanlı bir ses tonuyla. Barış hala anlamamıştı. "Ne cevabı? Soru mu sordun? Kaçırdım mı?" Kaşlarını çattı kız. Koltuğun üzerinde göz gezdirip sehpaya yöneldi. Oraya da göz attıktan sonra "Zarf nerde?" dedi. "Evet ya, zarf. Masanın üzerine bıraktım ama söylemiştim dalgınım biraz. Unutmuşum." elindeki bardağı sehpaya bıraktı ve kanepeden kalktı. Masada duran zarfı aldı. Üzerindeki mumu kıracaktı ki Melanie uyardı. "Dur bıçak getireyim. Şimdi sen kırayım derken her yere dökersin." "Peki anne." dedi Barış. Melanie'nin getirdiği bıçağı aldı ve kenarından kesti. Zarfın içinden çok iyi hazırlanmış çok iyi hazırlanmış parlak bir kağıt çıkardı. Kağıtın üzerinde de Dünya Bilim Adamları Derneği'nin amblemi bulunuyordu. Okumaya başladı.


"Sayın Burnet.


Bu yıl yine derneğimiz, Dünya Bilim Adamları Derneği tarafından XII. 'si düzenlenen Dünya Bilim Ödülleri gecesinde siz değerli bilim insanını aramızda görmekten mutluluk ve şeref duyarız. Halen 5 Yıl önce yaşadığınız hazin olayın hüznü içerisindeyiz. Ödül törenimize teşrif etmeniz bizlere onur verecektir. Mutlu günler dileriz. Saygılarımızla. "


...

29 Eylül 2016 Perşembe

Cevher Azizi; Bölüm 3 - İlk Defa Güven Duygusu


Islandığını hissediyordu üşüyordu sızdığı yerden gözlerini açtı. Müthiş bir ağrı ve açlık hala bütün bedenini sarmıştı üstüne üstük de kıyafetleri bedenine bir farenin derisi vücuduna nasıl yapışmış ise o şekilde yapışmıştı. Etrafına baktı yağmur bir şeyleri delercesine sert bir şekilde yağmak daydı. Normalde olsa başını koruyacak bir yeri olmuş olsaydı yağan yağmurdan keyif bile alabilirdi ama şuan keyiflere zevklere ayıracak ne vakti ne de hali vardı. Islak ve ağrı dolu vücudunu çaba ile yukarı kaldırdı öncelikle yemek işini halletmeliydi ama akşamdı bu vakte kadar çoğu hayvan artıkları bitirmiş olmalıydı kasabanın dış kesimine doğru yürüdü. Çoğu insan için romantik olabilecek o ortam yağmurun yapraklara düşerken çıkardığı ses havadaki toprak kokusu ay ışığının dans edercesine yağmur damlalarının içinden süzülmesi toprağın o müthiş kokusu çoğu kişiyi mest ederdi , çoğu aşığı hormonların etkisine bırakırdı , çoğu ozana yeni ilhamlar verirdi ama o sırada küçük bir çocuk için ıstıraptan başka bir şey değildi. Birincisi üşüyordu vücudu  kan ve ıslaklıkla beraber tek sahip olduğu tek kıyafeti yapışmıştı derisine kan lekelerinden arındırmak için temizlerken bu kışın başladığı zamanlarda kuruyana kadar çıplak kalacaktı. Yol çamur hale gelmişti ayakları çamura batıp çıkıyordu, güç kalmayan bedeninde zaten bedeni ağır geliyordu çamura batıp çıkmakta bedenine ekstra yük bindiriyordu bedeninde güç kaldığı kadar bata çıka kasabanın çıkış kapısına doğru geldi. Etrafına bakınca bir taverna hariç ışıkların çoğu kapalıydı demek ki çok geç olmuştu saat. Gökyüzüne baktı yağmur suratına batarcasına yağıyordu gözlerini kapattı ve yağmurun suratını delercesine dokunmasını hissetti. Ağzını açtı biraz suyun dolmasını bekledi sonra yutkundu en azından yiyecek bir şeyler bulana kadar midesini doldurması gerekiyordu su veya başka bir şey kıyafetini bile yemeye razıydı. Yeterli olduğunu düşündüğü bir miktar su içtikten sonra kasabanın çıkışından dışarı cıktı. Tam olgunlaşmamış bir ağacın yanına geldi ne ağacı olduğunu bile bilmiyordu ama epey gereksiz bir ağaç olmalıydı ne meyvesi vardı ne de başka bir şeyi ellerini ağacın üstünde gezdirdi tam kurumamış dallardan birini tuttu ve kopardı. Dalın dışındaki kabuğunu soymaya başladı. Acı içinde olan parmakları dalın kabuğunu soymaya baslarken kanamaya başlamıştı. Artık durduramıyordu ellerinin titremesini soğuk mu yoksa acı mı bunun bile bilincinde değildi. Yeşil kabuğu ağzına götürdü sakız gibi bir havası vardı ve acıydı çok kötü bir şekilde acıydı ağzının içini buruşturdu ama yemeye devam etti , iki – üç gündür yediği tek şeydi ne kadar da nefret ediyordu kabuk yemekten ama yapabileceği bir şey yoktu O gördüğü et olsaydı ne kadar farklı olurdu sanki ağrısını dindirecek olan şey o etti , küçük bir çocuktu kendi hayal kurmaktan mahkum bırakmadı ve sanki önündeki kabuklar etmişcesine yedi. Midesi ağrımaya başlamıştı ama yapabileceği başka hiç bir şey yoktu. Yedikten sonra korunaklı bir ağaç kovuğu buldu kıyafetlerini çıkardı ve yan tarafındaki dereye doğru yürüdü. Kıyafetlerini en azından kan lekesinden arındıracak kadar yıkadı. O kadar pis ve kötüydü ki kıyafetleri yıkama ile temizlenmesinin imkanı yoktu. Kıyafetlerini yıkadıktan sonra ağaç kovuğuna geri dönmeye başladı yürürken titriyordu sanki titreme etini kemiğinden ayıracakmış gibiydi üşümek bir kenara donuyordu ağacın kovuğuna girdi kıyafetlerini de yaprakların örttüğü bir dala astı ve uyudu. Sabah uyandığında her tarafı acıyordu üstü başı çamur olmuştu kafasını kaldırdı ve gökyüzüne baktı ışıl ışıldı sanki dün kıyametini göstermiyormuş gibiydi gökyüzü. Tekrar kasabaya doğru yürümeye başladı yemek sınıfına girecek bir şeyler bulması gerekiyordu. En nefret ettiği ağaç kabuğunu tekrar yemek istemiyordu. Kasabanın kapısından içeri girdi. Kapıdan geçerken insanların bakışlarının üstünde olduğunu biliyordu alışmıştı artık bunlara kendi evlatlarına hastalık bulaştıracağından mı korkuyorlardı yoksa başka bir şey mi vardı bilmiyordu ama her bakan göz aşağılarcasına ve nefret edercesine takip ediyordu. Yolda yürürken kendisini döven han çalışanını gördü gözleri nefretle parladı ama yapabileceği hiç bir şey yoktu adam onun boy olarak 3 katı kilo olarak da belkide 5 katıydı. Ama bakışları sertti o an gözlerine bakan birisi gözlerindeki kıvılcımı görse yerinde dona kalırdı ama o kadar pis ve rezil gözüküyordu ki kimse gözlerine bile bakmaya tenezül etmiyordu. Yürümeye devam ederken takıldı ve yere düştü giydiği kıyafet bir tunik gibiydi ve dizlerinin hizasında idi  yere düşerken bükülen dizleri dolayısı ile daha da yukarı cıkmış ve yara izleri olan dizleri çakıllarla birlikte kesilmişti. Dizlerine baktığında gram et olmayan sadece deriden ibaretmiş gibi gözüken diz kapaklarının yarılan kısmı pembe beyaz bir et görüntüsü veriyordu. Kanıyordu yüzünü buruşturdu zaten her yeri acıyordu neden bunları çekmek zorunda idi. Bildiği bütün tanrılara küfür etti yaşamasının ne gibi bir amacı vardı belkide insanlar haklıydı sonlanmalı idi yaşamı. Ömründe keyif namına ne yaşamıştı koca bir hiç. Ailesini bile bilmiyordu kendisini bildi bileli sokaklarda artıklarla yaşamaya çalışan bir sefildi. Dizlerini tutarak ayağa kalktı ve takıldığı taşa baktı. Sıradan bir taş denilebilirdi rengi dışında simsiyah bir yapısı vardı eline aldı rengi dışında pek bir özelliği yoktu ama ilgisini çekmişti. Nefret edercesine baktı taşa tüm nefretini belkide taşa kusacaktı bilmiyordu ama ilginçti ellerinin içine alınca garip bir duygu hissetti ne olduğunu düşünmeye bile tenezül etmedi elinin içinde taşla oynarken yürümeye devam etti. Kasabanın Pazar alanına geldi burada genelde satış yapan insanlar çürük meyveleri sebzeleri etrafına çöpe atıyorlardı sonuçta adları bir kere kötü mal sattığına dair çıkarsa kimse alışveriş yapmazdı onlardan herkesin bir alternatifi olduğu gibi onlarında vardı. Pazar yeri farklı hafif ve ağır kokuların karıştığı bir yerdi etrafa bakınca türlü türlü meyveler sebzeler balıklar etler baharatlar çömlekler deriler ... göz alabildiğince farklı ürün vardı kasabanın toplam nufusu 4-5 bin olduğu düşünülürse kasabaya göre epey büyük bir pazardı. Etrafına bakındı sebze satan adamın yanında bir iki tane kırmızı sebze gözlerine takıldı yer yer siyahlaşmıştı ama kırmızı kısımlarının üstüne vuran ışık kırmızı bir garnet( yakuta benzer bir taş yarı değerli taş statüsünde genelde günümüzde altın yüzüklerin kırmızı taşları yakuta göre daha ucuz olduğu için tercih ediliyor güneş ışığında huzur veren bir yapısı vardır ) gibi gözüküyordu göz alıcıydı. Satış yapan tezgahtaki adamın yanına geldi ve.
-Affedersiniz efendim sizin için çöpünüzü toplamamı ister misiniz ?
Adam çocuğu öncelikle süzdü amacının ne olduğunu daha yaklaşırken anlamıştı ama açıkcası çöpe attığı sebzeleri ve diğer biriken çöplerinden bir çöp sayesinde kurtulacaktı ve cevap verdi
-topla çabuk gözüme gözükme fazla sefil halinle müşterilerimi kaçırıyorsun
Başını sallayıp hemen işe koyuldu öncelikle çöpün hepsini topladı kırmızı sebzelerin ezilmesine biraz göz yumdu ama adamın fikrini değiştirmesine sebep vermek istemiyordu daha kötü duruma gelse bile ağaç dalı kadar iğrenç olamazdı. Kucağında bütün çöpü toparladı ve çöplerin biriktirildiği ana alana doğru yürüdü tenha bir yer bulup çöpleri yere bıraktı ve kırmızı sebzeleri özenle topladı 4 tane en güzel kırmızı mücevherler kadar çekici olsa da sıradan insanlar için çöpten farkı yoktu ama onun için önemli değildi artık yiyecek bir şeyleri vardı ve bunun sonuna kadar tadını çıkaracaktı.  Öncelikle bozulmuş siyahlaşmış kısmını yedi tadı rezalet gibi gözükse de yediğinden keyif alıyordu sonuçta insan yiyeceği idi ve bir haftadır belki bu kadar düzgün bir şey yememişti önce kötü tarafından başlamasının sebebi ise çok belliydi ağzında kalan tat en son yediği kısım olacağı için ağzındaki lezzeti olabildiğince korumak istedi ve 4 sebzeyi de kısa sürede yuttu. Midesi uzun zamandan sonra kendini güvende ve sıcak hissetmesini sağlıyordu vücudundaki his inanılmazdı. Biraz daha yiyecek bulsa hiç fena olmazdı sonuçta Pazar yeri her gün kurulmuyordu ve eğer şansı varsa ertesi günde karnının bu şekilde dolu olmasını istiyordu. Pazarı dolaştı ve aynı şekilde satıcılara yardım etmeyi teklif etti çöplerin arasında bir tane yer yer hasırları atmış bir sepet buldu ve hazinesini onun içine doldurmaya başladı. İnsan için en değerli hazine Yemek !! ve bulduğu siyah taşı da sepetin içine koydu hava kararmaya başladığında gözlerinden yaşlar akmaya başladı ilk defa mutluluktan ağlıyordu. İlk defa ertesi gün ne yerim diye düşünmesine gerek yoktu topladıkları üst üste 3 gün boyunca karnını tok tutardı. 3 gün boyunca toktu hayatında daha önce ne zaman bu kadar kendini güvende hissetmişti. Sanki kış olduğu halde güneş sımsıkı sarıp sarmalıyordu onu içi içine sığmıyordu. Artık nasıl karnını doyuracağını keşfetmişti. Pazarda insanlara yardım ederek hayatını geçirebilirdi yiyecek bulabilirdi su zaten sorun değildi. Dayak da yemesine gerek yoktu. Bu şekilde pazarda insanlara yardım ederek bir seneye yakın geçirdi. Bir seneye süresince artık kemiklerinde az da olsa et vardı. Çöpleri ve ağır şeyleri taşımaktan hafif hafif kasları sertleşmişti. İnsanların bakışı değişmemiş olsa da artık yardım ettiği insanların tahammülü artmıştı.

21 Eylül 2016 Çarşamba

Cevher Azizi; Bölüm 2 - Geçmişe Dair İlk Anılar

Açtı ve karnını doyurması gerekiyordu. Midesi içine doğru vakumlanıyormuş gibi hissetti. 2 gündür yediği tek şey eli kadar bir ekmekti 6-7 yaşlarındaydı doğal olarak elleri epeyce küçüktü hatta yaşıtlarına göre bile oldukça küçüktü. Burnuna tarif edemediği bir koku geldi sanki burnunun içinde ruhunu çıkarırcasına güzel bir kokuydu iştah açıcıydı tatlı ekşi bir kokusu vardı  ne kokusuydu bilmiyordu ama aç olan midesinin bir kaplan gibi guruldamasına sebep olacak kadar çok arzulamıştı o kokuya sebep olan yemeği. Kokuya doğru yürümeye başladı ondan bir parça da olsa yiyecekti. Kokunun geldiği yeri gördü bir hanın önünde ateşte pişen bir yemek vardı bir hayvan iki tane uzun direğin üstünden geçen bir demire takılmış altında küçük kütüklerden bir ateş yanıyordu. Ateşin etkisi ile hayvanın eriyen yağları üstünde cızır cızır sanki dünyanın en güzel şarkısını söyler gibi eriyordu üstüne yeşil bir bitki bulanmıştı ne olduğunu bilmiyordu ama eriyen yağın kokusu ile birlikte onun tatlı kokusu birleşince dayanılmaz lezzetli bir kokuyu dışarı yayıyordu. Kim bilir bu kadar güzel kokuyorsa acaba tadı nasıl olmalıydı daha önce çöpleri karıştırmak dışında bir yemek yememişti arada sırada ağaç dallarının ince kabuklarını soyup da yediği oluyordu ama acı tadı bir türlü hoşuna gitmiyordu ağzının içi sanki zehir yemiş gibi bir tat alıyordu ve bir iki gün geçmiyordu bir kaç gün eğer yiyecek bir şey bulamaz ise ağaç kabuklarını kemiriyordu ama şuan önünde duran yemek sanki cennetten gelen bir lütuf gibiydi kim karşı koyabilirdi ki bu hisse müthişti dünyanın en kıymetli hazinesine bakıyor gibiydi hiç bir şey bu kadar değerli olamaz diye geçirdi içinden ve yemeğe doğru çekinden bir adım attı. Yemeğin dibine girdiği anda açlık dışında bütün duyguları kapanmıştı varlığının tek ihtiyacı sanki önündeki yemekti elini kaldırdı yavaşça titrek bir şekilde büyülenmişcesine elini yemeğe yaklaştırdı. Yemeğe yaklaştıkça yemeğin piştiği ısı sanki ellerinden bütün vücuduna karşı konulamaz bir sıcaklık dalgası gönderdi bu sıcaklık kanının daha hızlı atmasına ve iştahının daha da kabarmasına sebep oldu tam o etten bir parça alacakken kolunu birisi tuttu kalbinde itiraz içinde kafasını kaldırdı. Karşısındaki insan 2 metreye yakın en az 160 kilo olmalıydı beyaz kıyafeti kan ve yemek pişirirken kirlendiği belli sarı ve kırmızı noktalar vardı yüzü orta yaşlarında birini andırıyordu ama suratını örten sakalları yüzüne tam yaşını kestiremiyordu. Kolunda büyük bir acı hissetti artık tek eline kan girmiyordu sanki adam daha sıkı sıkıyordu yüzünde tiksinti dolu bir gülümse vardı kolunu bıraktı ve tüm gücüyle çocuğa bir tokat yapıştırdı kulakları çınlamaya başlamıştı bütün dünya kırmızılara dönmüştü hissettiği acı vücudunun uyuşmasına sebep oldu ve yere düştü. 
-Hırsız piç kimin yemeğini çaldığını düşünüyorsun.
diye bağırdı. Tokadı ile yere yapışmış çocuğa tüm ağırlığını verdiği bir adımla üstüne bastı çocuğun sırtından bir kök bitkisi kırılırcasına sesler geldi. Vücudunun kontrolünü kaybetmişti darbenin etkisiyle bağırsakları boşalmıştı. Acıdan kendinden geçmişti. Adam bir iki kere daha üstüne basıp tekme attıktan sonra hanın önünden tekmeleyerek sokağa gitmesini sağladı adamın bu dayaktan zevk aldığı belliydi dışarıdan görenler çocuğun haline acımaktan ziyade adamın yumuşak davrandığını düşünüyormuş gibiydi. Kimdi ki o küçük piç sokakta yaşayan hiç bir şeye sahip olmayan hırsızın tekiydi. Ailesi ve parası yoktu doğal olarak insanlar tarafından insan olarak görülmeyen bir seviyedeydi. her biri tiksintiyle süzüyordu çocuğu. Aile önemliydi ailen ne kadar iyiyse senin özelliklerin beş para etmez bile olsa saygın bir ifade kazanırdın. İnsanların sana bakışları değişirdi arkadaşın olmak için insanlar sıraya girerlerdi. Ama eğer ailesiz ve beş parasız biriysen yerdeki taş bile senden daha kıymetliydi yediği yemekler bile doğanın kaynaklarının boşa tüketilmesiydi.
Uyandı ve gözlerini açmaya çalıştı gözleri sanki beynini reddedercesine açılmak istemiyordu dayak yediği sırada akan göz yaşları kurumuş gözlerini sanki mühürlemişti. Vücudundan muhtemelen kırıklar vardı ağrımayan tek yeri dahi yoktu açlık bunu daha da dayanılmaz kılıyordu doğrulmaya çalışırken canının acısından gözleri daha da yaşarmıştı bu kuruyan gözyaşlarının yumuşamasına sebebiyet verdi ve gözlerini açabildi sonunda.
Midesi kendi kendisini sindiriyordu her halde diğer türlü midesinden çıkan sesi açıklayamazdı kalın sesli bir kedigilin hırıltısı gibi bir ses çıkıyordu midesinden acilen bir şeyler yemeliydi hemen bir şeyler bulmalıydı ayağa kalkmaya çalıştı acı içindeki bedeni ona yerde kalmasını emrediyor ve sözünü dinlemediği için en ağır şekilde cezalandırıyor gibiydi tüm bedeni acılar içinde ayağa kalktı acı mı açlık mı kestiremediği bir duygu yüzünden başı dönmeye başladı ve yere düştü tekrar kendinden geçti.

20 Eylül 2016 Salı

GEÇİŞ; Bölüm 01 - Korku


"İşte tamda anlatmak istediğim buydu. Dişlerinizi sızlatan ve insan olduğunuza lanet ettiren bu derin acı. Profesör olmasına rağmen gazetelerde üçüncü sayfa haberi ve televizyonda bir dakikalık bir sunum ile gönderilecekti o geri dönüşü olmayan yolculuğuna. Oysa gözlerimin önünde an an yere doğru düşerken başından aldığı kurşuna nasıl karşı koyabilirdi bedenim? Bedenimi geçtim bu korkak ruh ile bu küf kokan dolaba saklanmaktan başka ne yapabilirim ki? Sahi kimdi babamı öldüren katil? Neden öldürmüştü? Beni neden yalnızlığın derin kuyusunda yapayalnız bırakabilmişti? Bu gücü ona kim vermişti ki... İşte bu noktadan sonra inancımı ve sevgimi kaybetmeye başlamıştım. Dişlerimin titreme sesini duymasın diye çenemi öyle bir sıkmıştım ki ağrıyı bir kalp atışı gibi beynimde hissedebiliyordum. Korkuyordum ve içten içe istemsizce yalvarıyordum yalnızlığıma; Çabuk geç ne olursun çabuk!"


- 3 Yıl Önce -


Babası bir anda ortadan kaybolmuştu. Oysa buraya kadar beraber gelmişlerdi. "Acaba lavaboya mı gitti?" diye düşündü. Önce büyük bir holden geçip holden daha geniş bir salona girdiler. Salonun devasa pencereleri hemen dikkat çekiyordu. Güneşin yansımaları çekilmeye başlamış ve gökyüzü bir gül yaprağı gibi kızarmıştı. Dışarıdan büyük bir kubbeye benzeyen bu yapının içinde bu denli büyük bir salon olacağını düşünmemişti. Salonun her yanında mumu andıran küçük aydınlatmalar ve tam ortada da devasa bir avize duruyordu. Sıra sıra dizilmiş koltukların kırmızı rengi ne kadar hoş görünmese de annesinin çekiştirmesiyle onlardan birine oturmak zorunda kalmıştı. Çok fazla ışık vardı etrafta. Avizenin parıltısı gözlerini alıyordu küçük Barış'ın. Oturmaya çalıştığı koltukta rahat edememişti. Önünde oturan adam öyle büyüktü ki adamın sırtından sahneyi göremiyordu. Korkuyordu, tüm salon kocaman adamlar ve kadınlar ile dolmuş ve sürekli o koca elleriyle alkış tutuyorlardı. Mikrofonda sesi kaba bir adam konuşuyor ve sürekli birilerinin adını söylüyordu. Küçük Barış henüz 12 yaşındaydı. Annesinin heyecandan terleyen elleri sıcacıktı ve farkında olmadan sıkıyordu ellerini çocuğun. "Anne acıyor!" Bir anda irkilmişti kadın, heyecandan çocuğun ellerini çok fazla sıktığını anlamıştı. Ellerini bırakıp eğilerek alnından öptü. "Özür dilerim anneciğim farkında değildim. Hala acıyor mu?" diye sordu. Annesini korkuttuğunu hisseden barış tebessüm ederek "Hayır şimdi acımıyor ama bende görmek istiyorum" dedi. Elini annesinin bırakmasının ardından bir anda ayağa kalkarak koltukların arasından merdivenlere geçti. Karşısında salondaki ışıkların rengarenk kullanıldığı gösterişli bir sahne ve devasa bir ekran vardı. Gözü sahnenin kenarında duran babasına ilişti. Birden babasına doğru koşmaya başladı. Merdivenler sandığından daha kısaydı. Sahneye doğru koşan çocuğu fark eden sunucu programın aksayacağından endişeli bir şekilde konuşmasını durdurdu ve esprili bir dille sahneye doğru koşan Barış'ı işaret ederek "Galiba bu yıl ki Dünya Fizyoloji ve Tıp ödülünü genç arkadaşımız kimseye vermeyecek!" dedi. Bakışlar birden ona dönmüştü, bakışlara aldırmadan sahneye koşmaya devam etti ve merdivenlerde sendeledi. Sonra hemen toparlanıp sahneye çıktı "Babacığım!" dedikten sonra babasının kucağına atladı. Durumun farkına varan sunucu, "O zaman hiç bekletmeden bu yılki Dünya Fizyoloji ve Tıp ödülünün sahibini yakışıklı oğluyla beraber sizlere takdim ediyor ve kürsüye davet ediyorum! Prof. Dr. Sör Peter Burnet!." Bu anonstan sonra salon birden ayağa kalkmış ve alkışlamaya başlamıştı. Profesör, yanağına bir öpücük kondurdu ve usulca yere indirdi küçük Barış'ı. Elinden tutarak kürsüye yöneldi. Heyecandan alnında boncuk boncuk terler oluşmuştu. Gözlerinin ışıltısı çok mutlu olduğunu ayan beyan ortaya seriyordu. Mikrofonu teslim alan Sör Burnet oğluna bakıp gülümsedi ve konuşmaya başladı. "Yaşamak yani fizyolojik olarak yaşamak sadece bedenimizin işlevlerini doğru yerine getirmesiyle alakalı bir durumdur. Buna nazaran 'Canlı' olmak ise hissetmekle alakalı bir lütuftur. Sizlere hayatta en canlı olduğum iki anı söylemek istiyorum. İlki tek ve yegane olan ve huzurunuzda bulunan oğlum Barış'ın doğduğu andı." Eğildi, kucağına aldı ve bir öpücük kondurdu çocuğun alnına. "İkincisi ise bilimin ve siz değerli bilim insanlarının sayesinde bugün laik görüldüğüm Dünya Fizyoloji ve Tıp ödülünü aldığım andır. Siz değerli insanlara teşekkürü bi..." Bir anda koca bir gürültüyle irkildi salondaki herkes. Bir el silah sesi gelmişti. Salonun sağında bulunan camlardan bir tanesi bir anda tuzla buz olmuştu. Herkes şok olmuş durumda cama bakıyordu ki aradan 1 saniye bile geçmeden ikinci bir silah sesi duyuldu. Oturanlar çığlıklar atarak koltukların altına girmeye, sahnedeki görevliler yerlere yatmaya ve birazı da dışarı doğru kaçmaya başlamışlardı. Daha 5 saniye önce alkışlar kopan salona bir anda korku hakim olmuştu. Bir anda çocuğunu kolları arasına alıp, kendini ve çocuğu Barış'ı kürsü arkasında korumaya almıştı Dr. Burnet. "Baba gömleğin.." "Sessiz ol! Buradan derhal çıkmalıyız!" diye kesti çocuğun sözlerini. Barış başını kaldırdığında babasının bembeyaz olmuş yüzü ile karşılaştı. "Bak şimdi Barış, üçe kadar sayacağım ve birlikte şuraya doğru koşacağız. Tamam mı?" Korkudan sadece başını sallayarak onaylayabilmişti küçük çocuk. Kürsüyü aniden devirip koşmaya başladılar. Nihayet sahnenin arka tarafına geçmeyi başarabilmişlerdi. Korkarak "Baba, baba iyi misin? Gömleğin kanıyor, yoksa vuruldun mu?!" diye haykırdı küçük çocuk. Muhtemelen Barış'ın haykırmasını duymuş olacak ki, salondan bir çığlık yükseldi "Peter!" Saklandığı yerden başını hafif dışarı çıkarıp korkmuş eşinin ayağa kalktığını gören Dr. Burnet "Sakin yapma! Hemen geri saklan oraya ben iyiyim!" diye bağırdı. Kocasının sesi ile sakinleşen kadın hemen dediğini yaptı. Tekrar ateş edilme ihtimaline karşı tüm ışıklar kapatıldı ve devasa pencerelerin perdesi indirildi. Bir an önce salonun içi tahliye edilmiş ve yaralılar için ambulans çağırılmıştı. Kurşunun Dr. Burnet'in omzuna saplanmıştı. Hedefini bulmuş ama öldürmeye yetmemişti. Hatta öyleki kendi yarasını umursamayıp Barış için endişelenmişti. Barış hissetmemiş olsa da ilk atılan kurşun omzunu sıyırmıştı. Gelen ambulans tüm aileye müdahale etmişti. Barış'ın Annesi Meryem hanımda olanlardan sonra fenalık geçirmiş ve bayılmıştı. Dr. Burnet için büyük felaket en azından ölüm olmadan bitmişti. Peki öldürmek isteyen kimdi?

6 Eylül 2016 Salı

Cevher Azizi; Bölüm 1 - Zindanda Uyanış

Soğuk taş zemin iliklerine kadar üşümesini sağlıyordu.Havadaki ağır küf kokusu soğukluğu daha da dayanılmaz hale getiriyordu. Küf kokusu kıyafetlerinden mi geliyordu yoksa bulunduğu ortamdan mı bunu bile ayırt edemiyordu artık. Bir zamanlar soylu bir görüntü katan sivri çenesi sakallar tarafından sarmalanmıştı. Gözleri açıp kapatması bir şey değiştirmiyordu. Kör mü olmuştu yoksa sürekli karanlıkta kaldığı için mi bilmiyordu. Işığı unutmuştu gözlerinin olmasının bir işlevi yoktu. Yemesi için verilen ekmeğe baktı bir zamanlar güneşin üstüne vurduğu çakıl taşı gibi olan dişlerinin elindeki sert ekmeği zarar görmeden yeyip yiyemeyeceğini bilmiyordu bile. Ne zamandır yumurta kabuğu ile temizlememişti dişlerini muhtemelen yaşadığı siyah dünya kadar kararmıştı dişleri. Ekmeği aldı bir ısırık almaya çalıştı ama çenesinde o kadar güç kalmamıştı ekmeği eliyle kırarak küçük bir parçasını ağzına attı ne kadar ağzı kurumuş olsa da tükürüğüyle ıslatıp ekmeğin en azından çiğnenebilir hale getirmek için ekmeği ağzında döndürdü. Acaba zeminin yapıldığı taştan bir parça alsa ağzına ekmekten daha sert olabilir miydi ki? Ağzında ıslanan ekmeği bir iki kere çiğneyip yutmaya çalıştı ekmek boğazını yırtarcasına inerken boynundan kafasını yukarı kaldırdı. Uzun zamandır göremeyeceği bir karanlıkta olsa da yukarıda yıldızların olduğu düşüncesi içinin huzur bulmasını daha doğrusu huzur kavramının tanımının aklına gelmesine sebep oldu. Ellerini rengini bile bilmediği sakallarına doğru götürdü bir kaşınma hissetmişti sakalını kaşırken eline sert bir cisim takılmıştı cismi el yordamıyla sakalından çıkardıktan sonra küçük bir böcek olduğunu gördü. Ve ağzına attı. Son zamanlarda yediği belkide en lezzetli şeydi. En azından yumuşak ve az da olsa suluydu. Dişlerinden gelen kıtır kıtır sesleri biraz rahatlatmıştı. Gevrek ve yenilebilir. Yuttuğunda düşündüğü buydu. Sırtını duvara yasladı herhalde kış gelmiş olmalıydı. Vücudunda ki bütün kemikler ayrı bir şekilde titriyordu Gerçi en son ne zaman kış görmüştü ki? ne zamandı. Yağmış olan karın yeşil yaprakların ve bitkilerin üstündeyken en parlak en yeşil zümrütten göz alıcı olduğu zamanı en son ne zaman görmüştü ki ? Zaman kavramını da yitirmişti artık herhalde günden güne yitirdiklerinden birisi de zaman kavramı olmuştu. Artık pek umursamıyordu elini göğsüne götürdü kaşınmıştı gerçi ne zamandır her yeri kaşınıyordu alışmıştı bu hisse ama kaşırken aldığı keyif dudaklarının kenarlarının kıvrılmasına sebep oluyordu. Göğsü kabar kabar noktalarla doluydu sanırım normalde olsa hastalıklı diye taşlanıp insanların korkudan bize de bulaşabilir korkusuyla yanlarına yaklaşmasına bile izin vermeyecek kadar kötüydü. Görüntüsünü tahmin edemiyordu ama aklında bazı yönlerden görünüşü hakkında kesin bir kanısı vardı. Hastalıklı ve Sefil. Başka nasıl olabilirdi ki. Yaşadığı onca acıdan sonra bir şeyler yitirmek sorun muydu? değildi herhalde. Önceden olsa bu konuda ne cevap verirdi onu bile bilmiyordu. Ama soru aklına takılmıştı uzun zamandır ilk defa yemek dışında bir şey takılmıştı kafasına gözlerini kapadı ve taş duvara doğru yasladı başını geçmişini düşünmeye başladı.